Aylık Arşiv für Kasım 2009

 
 

Ülkemizden kısa kısa…

30. Kasım 2009 • Kategori: Genel • Yorum: 2

Öncelikle bir yazar ablamızdan bahsetmek istiyorum. Kendisi, sevdiğiniz Erkeği havaalanına uğurlamak için gittiğinizde o size ” Gel benimle ” derse gider misiniz, gitmez misiniz konulu bir yazı yazmış… Tam 9 sene önce yazdığı bu yazıyı bugün yayınlamış… Tanrım, Ergenekon günlükleri gibi teker teker çıkırtıyor yazılarını… Ne romantik, ne gizemli…

Neyse Ablamız der ki;

Eğer ki sevdiğiniz kişi size ” Gel benimle ” derse gidersiniz…

Hatta yazının sonunda bir cümlede Nah kelimesini kullanmış, ordan alıntı yaparak cevap vereyim.

Nah gidersiniz!..

Siz kimsiniz ulan Londra’ya gidiyorsunuz?

Zam mı var gidiyorsunuz?

Etiniz, butunuz ne olum sizin?

Siz Gaziemir’ den Alsancağa

Beşevler’den Kızılay’a

Boğaz’ın bir ucundan diğer ucuna zor gidersiniz…

Ablamız romantik ve aşk kadını ya, gidersiniz yazmış… Merak ettiğim o yazıyı okuyan kaç kişinin gideceğidir. Hemde bir günlük…

Dizilerdeki lüks hayat bizi uyutuyor, ağzımızı sulandırıyor da bu aynı etkiyi göstermiyor öyle mi?

Düşünün, 9 sene önce bir gün için Londra’ya giden ablamız şimdi 1 saatlik amerika’ya gider mi gitmez mi?

Bu yazının nitelikli olması için küçük bir araştırma yaptım.

Bugün Londra’ya gidip yarın dönmek istiyorum, uçak bileti ne kadar diye THY internet sitesine sordum.

Cevap;

1.072,75 TRY

Konaklama vs. ücretleri saymıyorum tabi ki…

Bir internet sitesi 2012′de kıyamet koparsa ne yaparız tarzı bir soru sormuş, 2012 filmine dayanarak…

2012′nin girişindeyse biraz sorun yaratabilir. Malum içkiler vücuttta cirit atarken ölmek istemez kimse…

Ha “ bir yılbaşı da içme ” diyebilir kişi, saygı duyarım.
Ama o yılbaşı da kıyamet kopmazsa çok alınırım.
Bu yüzden doğaçlama yaşamak gerektiğini düşünüyorum. Elbet bir gün dünya’nın sonu gelecek, bizde haberimiz olmadığı için sıçarken yakalanacağız…
Kimileri de sex yaparken yakalanacak…

Neyse, benim 2012 için hiçbir planım yok, kıyamet kopsa umrumda değil yani…

diyerek arkadaşa yardımcı oldum.

ve son olarak feminist bir ablaya giydirmek istiyorum. ( giydirmek = laf atmak, küfretmek, saydırmak gibi anlamlarda kullanılmıştır. )

Demiş ki kadınlarımızın boynu bükük, sünepe vs…

Yazının sonunu da acayip şekilde Filistin’e bağlamış ve Filistin bayrağıyla gezelim, İsrail’i protesto edelim e getirmiş…

Öncelikle böyle iki zıt konuyu aynı yazıda birleştirdiği için yeteneğinin hayranı olduğumu belirtmek isterim.

İkincisi, bizim kadınlarımız sünepe falan değildir, aksine Atatürk devrimleriyle birçok hakka en önce ulaşmış insanlardır. O yüzden görmüş geçirmişlikleri vardır. Benim çevremde de sünepe kadın yoktur, ekmeğini taştan çıkaran, gayet çağdaş kadınlar vardır.

Son olarak da savaş kötü bir şeydir, hem fikiriz… Dersen ki Filistin bayraklarıyla dolaşalım, tek savaş Filistin’de mi diye sorarım sana…

Ha dersen ki onlar bizim din kardeşimiz,

Savaşın kardeşliği mi olur diye bir soru daha sorarım sana…

Dersen ki çok soru sordun

O zaman yazı yazma derim sana…

Ersin abi hattı!..

30. Kasım 2009 • Kategori: Genel • Yorum: 3

Bugün, gazetelerin henüz keşfedemediği yeteneğim hakkında konuşmak istiyorum.

Henüz 20 yaşında olmama rağmen olayları iyi analiz edip güzel sonuçlar için çalışmalar yapabiliyorum.

Hürriyet gazetesindeki Güzin Abla, yılların güvenilir karakteridir, saygı duyarım.

Ancak Güzin Abla biraz daha kız kısmına hitap ediyor. Erkeklere de kızların düşüncesi hakkında öncülük ediyor olabilir.

Biraz daha derine inilen konuları ele almıyor ve analizleri, yazı yollayanları tatmin etmiyor.

Bu bağlamda, Hürriyet ya da diğer gazeteler eğer ki ikinci bir haydar dümen gibi satış rekoru kırdıracak birilerini arıyorlarsa seve seve yapacağım bir iştir.

İsim ” Ersin abi ” olacak ama… İsimden ödün vermem…

Güzin Abla bölümünü yazan ablanın adı Feyza Algan ama Güzin Abla diye tanınıyor.

Bugün Güzin abla bölümüne bakma fırsatı buldum. İşte bir soru ve benim yanıtım…

Sevgili Güzin Abla, yazılarınızı yıllardır takip ediyorum. Okuyucularınıza çok güzel yol gösteriyorsunuz.
Ben 60 yaşında, emekli bir Fransızca öğretmeniyim. Sayfanızda sıkça sözünü ettiğiniz bir internet aşkı yüzünden eşimden ayrıldım.
Yaşadıklarım katlanılması zor bir travmaydı. Ruh sağlığım bozuldu. Sekiz yıldır tedavideyim.
Kendimi toparladıktan sonra yaşadıklarımı kaleme aldım, güzel bir kitap çıktı ortaya.
Bir boşanma o kadar kolay değil. ınsan çok kötü günler geçiriyor. Dostluklar bitiyor. Sanıldığı gibi bir evlilik kolayca bitivermiyor.
Neden onca yıl kendinden sonra en güvendiği kişiyle düşman oluveriyor insan? Aşklar sadece evlilik dışı yaşananlar mı? Evli kadınlar da eşlerine aşık değiller midir? Onlarca yıl yürüyen evlilikleri hiçe sayan eşler ve onlarla birlik olan ikinci kadınlar, hiç düşünüyorlar mı yaptıklarının hesabını vermeyi?
Kitabımda bunları işledim, başarılı olduğumu sanıyorum. Eğer “Asla Affetmiyorum” adlı kitabımı okursanız, “Bir kadına bunlar nasıl yapılır, kadın da bunlarla nasıl başa çıkar” sorularının cevabını bulacaksınız. Yaşadıklarımı anbean göreceksiniz…
? Rumuz: nbsp

Merhaba Sevgili X, ( güzel giriş yapmak lazım… )

Kitabını okudum.  ( Sana önem veriyorum, paraya kıydım, kitabı aldım havası… )

İnternet, çağımız için gerekli bir uygulama… İnsanlarımız bu konuda biraz aç olduklarından mütevellit ilişkileri bitme noktasına getirebilen bir icat haline dönüştüğü de bir gerçek…

Burda suç kimdedir?

İnternette mi, yoksa onu kötü amaçları için kullanan insanlarda mı?

Ayrıca, kocanın senden ayrılacağı da varmış… Eşine bağlı bir adam yapar mı bunu a okuyucu?

Misal ben, sevgilim varken başka kızlarla msn de konuşmayı bırak, arkadaşlık tekliflerini bile görmezden gelirim.

Tüm arkadaşlık isteklerini yok sayarım. Facebook’a yalnızca eski sınıf arkadaşlarımı eklerim.

Sevgili X,

Yazımı bitirmeden belirtmek isterim ki bu hayırlı bir olaydır. Sizi sevmeyen bir kocadan ayrılmışsınız, ne mutlu… Bunun getirmiş olduğu bir travma elbette olacaktır. Ergen gençler bile sevgililerinden ayrıldığında ne durumlara geliyor hepimiz görüyoruz. Size tek tavsiyem ondan kurtulduğunuza sevinmenizdir. Nitekim, sizin sandığınız gibi o hiç sizin olmamıştır. Bedenen yaşanan bir birliktelik şahsımı mutlu etmez, sizin gibi zarif ve fransızca bilen, kültürlü olduğu her halinden belli bir hanımı da mutlu etmeyecektir.

Bu da Güzin ablanın cevabı…

Kitabınızı elbette alıp okumak isterim. Çünkü son zamanlarda yaşanan ailevi sorunlardan belki de en önemlisine parmak basmışsınız.
ınternette chat’leşerek, bir anlamda bu işe bir eğlence, bir oyun gibi bakanların, durum ciddileşince nelere sebebiyet verdiklerinin bir aynası olmalı bu anılarınız.
Size başarılar dilerim…

Sorarım size, benden Ersin Abi olmaz mı?

Türkiye’de grev ( 25.11.2009 Çarşamba )

25. Kasım 2009 • Kategori: Gündemsel • Yorum: 1

Yapılacağı günler öncesinden belli olan grev bugün başarılı şekilde yapıldı.

Grev konusunda da ne kadar anlayışsız bir halk olduğumuzu gösterdik…

25.11.2009 Çarşamba günü grev yapılacağı, televizyon ve gazetelerde defalarca dile getirildi. Bu grevin amacı, memurların aldıkları / alacakları paradan memnun olmaması ve arttırılması için demokratik hakların kullanılması ile alakalıydı. Devletle masaya oturduklarında isteklerine karşılık alamayınca grev kararı aldılar. Gayet demokratik bir hak…

Eylem tarihi için de bayramdan iki gün öncesinin seçilmesi, elbette grevin ses getirmesiyle ve amacına ulaşmasıyla ilintili bir durum…

Halk bu duruma tepkili… Çünkü ne haber izliyorlar, ne gazete okuyorlar…

Bir tanesi, banliyö istasyonuna geliyor ve grev kapsamında kapalı olduğunu görünce ” hay sendikasına, şimdi bir küfrederdim ama… ” diyerek uzaklaşıyor oradan… Bu da insanların haklarına ne kadar saygılı olduğumuzun bir kanıtı aslında…

Tren kullanan bir arkadaşımla konuşuyorum,

- O kadar para alıyorlar hala grev yapıyorlar, diyor…

Bir şey diyemiyorum arkadaşıma… Bu güne kadar aldığı eğitim grev sözcüğünü öğretemediyse ona, bende öğretemem…

Grev yapan makinist’i dövmeye çalışan vatandaşa ne diyebilirsin ki?

Peki ya grevi protesto eden öğretmenin ” o kadar para alıyorsun, ben öğretmenim senin kadar alamıyorum ” demesine…

Sen eylem yapmadığından olabilir mi öğretmenim, desek kızar mı ki?

Öğretmen olmuşsun ama hala kara cahilsin desek…

Bunca saçmalığa karşı grevine devam eden memurları kutlamamak elde mi…

Sendikasızlaştırılmaya çalışan memurların haklı grevlerini destekliyorum.

Artı Bir ( +1 )

23. Kasım 2009 • Kategori: Genel • Yorum: 3

Hayat artı bir‘den ibaretmiş…

Doğruğumuzda ” Devlet istatistik enstitüsü” kayıtlarına +1 diye işleniriz.

Ailemizin çocuk sayısı da +1 olur.

Her saniye +1′dir sonsuzluk için…

Her dakika +1,

Her saat +1…

Her yaşadığımız +1 tecrübe puanıdır.

Her sevinç +1…

Her aşk +1′dir.

Her ayrılık +1…

Otobüse bindiğimizde +1 olur, 1 kişilik ücret öderiz…

+1 oluruz gezilerde…

+1 oluruz inandıklarımız adına savaşırken…

Dostumuzla omuz omuza giderken +1 oluruz onun için…

Oy kullanırken +1′izdir.

Kimimiz tribünde +1 iken kimimizde kütüphanede +1′dir.

Bazılarımız farketmese de +1′dir hayatta…

Hiç eksi bir lafı geçmez hayatımızda… Her şey artıdır aslında…

ve ölüm geldiğinde, -1 geçer devlet istatistik enstitüsü kayıtlarına…

Cennette +1′izdir ama… Bilemez bunu istatistikle uğraşanlar…

5 Gün önce kaybettiğim anneannem +1 değildi benim için…

Gittiğinde -1 olmadı çünkü içimde… Çok daha büyük bir sayı bu, ne matematikçiler bilebilir bu sayıyı ne de sonsuz diye tanımlayabilirler…

kayıtlara +1 diye geçen anneanneme ithafen…


Klavyeye sarılmak…

20. Kasım 2009 • Kategori: Genel • Yorum: 2

Yemek yediğim, ders çalıştığım, internete girdiğim, uyuduğum odamı temizleme çalışmaları dahilinde oturma odasını süpürüyordum. Derken aklıma klavyemin arasına kaçan tozlar geldi. Başladım klavye üzerinde sükürgenin başlığını gezdirmeye… Başlığı biraz gezdirdikten sonra farkettim ki enter tuşu ve üstündeki virgül tuşu yerlerinde yok… Biraz hüzün biraz şaşkınlıkla beraber makinayı durdurdum ve başladım tuşları aramaya…

Aman yarabbi, o nasıl bir sistemdir. Makinanın içinde eskiden kırıntı olan maddeler artık acayip bir toz haline gelmiş… Evet, tahmin edildiği üzere makinanın içini açıp toz torbası ya da sadece torba denen yere ulaştım. Önce insancıl yöntemlerle araştırmalar yaptım ama sonuca ulaşamayınca torbayı paramparça etmek suretiyle iki tuşu bulup çıkardım.  Çıkardığım tuşları henüz yerine takamadım ve bu yüzden iki tuşa da küçük bir plastik alan yardımıyla dokunabiliyorum. Bu da oldukça zor oluyor.

Başlık ve bu konuyu yazma işi aklımda yoktu.

Az önce uludağ sözlükte bir yazı okuyordum ve yazıda geçen laf , yani ” klavyeye sarılmak ” çok içimi acıttı… Sanki bir yanım eksik ve onunla dalga geçiliyor gibi hissettim… Benim klavyem yok abi triplerine girdim. Artık eskisi gibi olmayacak bir klavyeye sahibim, yazık banaaa… diye iç geçiriyordum ki her kötü durumdan güzel bir yazı çıkar söylemiyle yola çıkıp bu yazıyı hazırladım. Klavye tuşlarını yerine takma konusunda başarılı arkadaşlar lütfen benle iletişime geçsin, çikolata, tost gibi ikramlarda da bulunurum. Yeter ki bu iki tuşu yerine taksın…

Kadife pantolon

16. Kasım 2009 • Kategori: Birden esenler • Yorum: 2

Küçükken bir kadife pantolonum vardı. Malum, sağı solu sıcak tutmam gereken yıllardı, mazallah ilerde sorun yaratabilirdi. Hatta pantolonlarımın altına tayt giydiğim o kötü günleri de az önce, kadife pantolon sayesinde hatırladım. Siyah bir taytım vardı. Başka var mıydı bilemiyorum. Şimdilerde, birçok reklamda basenleri sıkı göstermek için kullanılan taytı biz geçmişte soğuktan korunmak için kullanırdık…

Tabi 90′lı yıllardan bahsediyorum. O zaman basen ne bilinmezdi, insanlarda bir başıboşluk bir bakımsızlık hakimdi. O zamanlar bu kadar makyaj malzemesi de yoktu. Bi’ ruj bir de oje vardı. Bu ikisiyle güzel olabiliyorsanız ne ala… ( iyi salladım ha… )

Neyse geçen sene sevdiğim arkadaşlarımın tavsiyesi üzerine tekrar kadife pantolon giymeye başlasam mı diye iyiden iyiye düşündüm. Ankara soğuk oluyor, bundan kurtulmak için de çare üretiliyordu. Farklı bir kampüs kafesiydi bizimkisi… Garip garip konular konuşulur, saçma sapalak espriler yapılırdı. Konu hakkında geceleri yatmadan istişare yapar sonuca varırdım. Ne olduysa unutuldu kadife pantolon işi… Ta ki bugün kadife pantolonlu birini görene kadar…

Arkadaş o ne vahim bir durumdu. 90′lı yıllarda çekilmiş fotoğraflardan kaçıp, üniversitede gezdiğini düşündüğüm bir din kardeşime rastladım. Kadife pantolondan çok şalvar gibi bir şey giymişti. Ulan içersi ne hava alıyodur şimdi, ne poyraz vardır kim bilir, diye düşündüm. Kadife pantolonların alt kısmına lastikli bir sistem geliştirilse ve içerde dolaşan havanın sirkulasyonu durdurulsa hiç fena olmaz.. Hatta kalorifer mantığına benzediği için gayet de ekonomik bir ısınma olur. Hatta böyle 10 kişi toplanıp bir sınıfı geçici olarak ısıtabilirler diye düşünüyorum.

Bugün, anlık olarak kadife pantolon düşüncemi erteledim. Kadife giyip yakışan birini görene kadar askıda kalacak bir düşüncedir artık benim için…

Haramilerin saltanatını yıkacağız!..

14. Kasım 2009 • Kategori: Genel • Yorum: 0

Bölümlerde başlayan daha sonra tüm okulda öğrencilerin hakkını koruyan, isteklerini dile getiren bir tür öğrenci sendikası olan öğrenci konseyi seçimlerinden bahsedeceğim.

Bazı üniversitelerde formaliteden, bazılarında ciddi ciddi savunucu olan bu topluluk, bizim üniversitede nötr durumda… Genelde seçilecek adamlar bellidir, nitekim sandık başında siyasal görüşe tapan arkadaşlar durur ve oy vereceklere ” şuna veriyorsun ” diye telkinlerde bulunur.

Bu sene bende formaliteden seçime girecektim. İlk iki sene bunun geyiğini yapıp epey gülmüştük… 3. ve 4. sınıflarda ciddi bir oy potansiyelim de var, bakarsınız haramilerin saltanatını yıkarım.

Bu işler için tarihleri bilecek bir arkadaşla aramızda şöyle bir diyalog geçti.

B- Ben  , A – Arkadaş

B – Aga bu öğrenci konseyi seçimleri ne zaman?

A- Nabıcan, aday mı olcaksın?

B- Evet

A- Serdar aday olcak, teşkilat onu seçti.

B- Ben yekten giricem, sen bana tarihi söylersen…

( bu arada serdar olaya girer )

S – Girsin abi, herkese açık…

Sonra tarihi verdiler ve seçim çalışmasına başladım. Aynı sınıftan iki kişinin bölüm öğrenci konseyi başkanlığına aday olması elbette seçmenlerin kafasını karıştırıyor ama ben bir nebze daha sevilen biriyim. Okul futbol takımında oynamış olmam da diğer sınıflarla iletişimimi geliştirmişti.

Bu hafta, alttan ders alan arkadaşlarla konuştum, birçoğunun oyunu aldım diyebilirim. Ciddi ciddi yeminler edenler dahi oldu.

” Aga bak, serdar da giriyor, sonra yan çizme ”

” Yok aga ben seni seviyorum, oyum sana ”

Gibi konuşmalar da yaşandı.

Sonra badem bıyık açılımı kapsamında cemaatçi arkadaşlarla görüştüm.

Bir grubu yanına açılım münasebetiyle gittim, 10 kişi olan bu grupta elemanlar da söz verdi ve ” sana vermeyen top olsun ” diye büyük bir söz de söylediler, şaşkınım… :)

Daha sonra 4. sınıflarda memleketlim olan arkadaşla konuştum. 5-6 oy getirebileceğini söyledi.

Yaklaşık 80-90 oyum var gibi…

Geçen sene seçimde oy kullanan kişi sayısı hakkında 90-100 diye bir söylenti var.

Bu bağlamda açık ara önde olmam gerekir ama dediğim gibi teşkilata karşı olmak rüzgara karşı koşmaya çalışmakla aynı değerde…

Ciddi olarak öğrenci konseyi başkanı olmak istemiyorum, bir tür ” haramilerin saltanatını yıkma ” fikrini icra etme niyetindeyim, hepsi bu…

Sandık başında teşkilattan birinin olup, şuna oy atacaksın demesi olmasa her türlü kazandığımı ilan ederdim ama bu tür demokratik olmayan yollara başvurulması nedeniyle geleceği görmek zor oluyor.

Ankara’da

09. Kasım 2009 • Kategori: Genel • Yorum: 1

Yalnızlığından kaçarcasına yaşadığı halde zamanının büyük bir kısmı tek geçiyordu. Bu onun kaderi miydi, yoksa bir tür sabır ölçümü mü yapılıyordu?

Ankara’da, ismiyle özdeşleşmiş sosyal bir bar onu kısa süre farklı düşüncelere itebilirdi. Soğuk ve kısmen sulu bira ile farklı düşüncelere dalacaktı, böylece yalnızlığından uzaklaşıp anlık mutluluğa ulaşacaktı. Dışarda kontrolsüz bir yağmur yağıyor, dışarda olmak zorunda olanlar işlerini koşarak hallediyordu. Yağmur ile oluşan yer yer akıntılar insanlara zor anlar yaşatıyordu. Bar ortamı oradan soyutlanmış gibiydi, sıcak ve müzikle doluydu. Kapının açılması ve insanların içeri girmesiyle birlikte, topraktan gelen güzel koku da yavaş yavaş ciğerlerindeki birkaç saniyelik yerini alıyordu.

Uzun zaman olmuş, böyle bir ortama girmemişti. Hayatının geri kalanı hakkında varsayımlarda bulunabileceği, farklı hayallere dalabileceği bir ortamdaydı ve yavaş yavaş hayal kurmaya başlamıştı. Bira, her insanda gösterdiği güzel etkileri onda da göstermeye başlamıştı. Beyin, bedenin kontrolünü yavaşça kaybediyor ancak hayallerdeki sürekliliği hiçbir zaman arkaplana itmiyordu.

Yan masalardan yükselen kahkaha seslerine inat hayallerinin derinine indi. Bir ara yüzünde hoş bir tebessüm oluştu. Etraftakiler bu tebessümü farketmeyecek kadar soyuttular ona… O ise içinde öyle güzel hayaller kurmuştu ki anlık da olsa büyük bir mutluluk içindeydi.

Aklından geçeni tahmin etmek zor değildi, eski sevgilisi Dilara, yine hayallerini süslüyordu. Onunla kurdukları hayaller üzerinden mi yola çıkmıştı, yoksa sıfırdan tamamen kendi üretimi olan hayallerde miydi…

Son yudumu almak için elini biraya uzattı, yavaşça ağzına götürüp, boğazından asitleriyle birlikte midesine indirdi. Bu bira birazdan çeşitli yollarla beynin işlem merkezine uzanıp mutluluğuna ve cesaretine etki ederek hareketlerini değiştirecekti. Bir tür hap gibiydi birası, zor zamanlarında kullandığı ve bağışıklık kazanmadığı yegane ilacıydı.

Dışarıya baktı ve yağmurun dindiğini hissetti. Hesabı isteyip, gerekli işlemleri yaparak masadan kalktı.

Paltosunu üzerine giyip, botlarının bağcıklarını kontrol etti. Islak bağcığı bağlamak oldukça sıkıcı bir işti…

Yola çıkıp, Kızılay’dan evine gideceği otobüs durağına doğru tebessümle ilerlemeye başladı. Üst geçidin hemen altında, anayoldan karşıya geçen insanları görüp ” ah şu insanlar ” diye iç çekti. Onlar için yapılan bir kolaylığı daha ellerinin tersiyle itiyor, şöförlerin işini zorlaştırıyorlardı. Dilara ile defalarca el ele çıktıkları merdivende tek başınaydı bu kez, biraz alkollü olsa da hala adımlarını kontrol edebiliyordu. Her adımda bir anı canlanıyordu beyninin kıvrımlarında…

Bir şiir dolandı diline… Artık başkasının sevgilisi olan Dilara’ya ithafen yazılmış gibiydi.

Büyük usta Attila İlhan, onun için yazmıştı sanki…

gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka'dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım

O patatesi yemeyen…

06. Kasım 2009 • Kategori: Genel • Yorum: 2

Uzun zamandır patates yemediğimin farkına varıyorum ve harekete geçiyorum.

Mutfağa gidip, orda olan ev arkadaşıma ” patates yer misin ” diye soruyorum. ” Olur, yerim ” diyor. Dolabı açıp patates aramaya başlıyorum. Elimi attığım ilk torbadan patlıcan çıkıyor. İkinci rafta bulunan torbaya el atıyorum yine patlıcan çıkıyor. Başka bir torbaya elimi atıyorum, yine patlıcan…

( bu patlıcanın öyküsü şöyle, önce ben patlıcan yapmayı öğrenmek için bir miktar aldım. Fazla geldi, kaldı. Arkadaşın ailesi İzmir’den gelirken getirmiş, 2 torba oldu. Pazartesi de patlıcan yemeği yapma kararını okulda aldım, tekrar dışarı çıkmamak için eve gelirken patlıcan aldım. Onlar da geldi ve bir miktar kullanıldı. Etti üç torba… )

Patatesleri mutfak dolabında buluyorum. Başlıyorum soyup, dilimlemeye… Bu arada da ev arkadaşıma patates kızartma makinasına yağ koyup fişi takmasını istiyorum. Yağı döküyor, fişi prize taktığı an her taraf kararıyor.  Tüm apartmanın elektriği bizim kızartma makinasının prize takılmasıyla kesiliyor. Üst kattan bir abi iniyor ve bana selam verip anlatıyor. ” Apartmanımızın genel bir sorunu, çok yüklenme olunca şalter atıveriyor, sizde kaldırabilirsiniz. ” diyor.

Bende tabi abi diyerek kapıyı kapatıyorum. Patatesler için tavayı kullanacak değilim. Tekrar fişi prize takıyorum, tekrar atıyor. Fişi prize takılı bırakıp elektriği kandırmaya çalışarak gidip şalteri açıyorum. Elektrik gelmiyor. Allah allah, abi az önce böyle yapmış, elektrik gelmişti diyerek içeri giriyorum. Arkadaşla birinin gelip elektriği açmasını bekliyoruz. Kimse gelmiyor. Aklıma bizim evin şalteri geliyor, gidip bakıyorum bu sefer o atmış, onu kapalı konuma getirip elektriği buluyorum ve patatesi tavada yapıp afiyetle yiyorum.

Velhasıl kelam, bu hikayeden de anlaşıldığı üzere, ersin patates için tüm zorluklara göğüs gerebilir. Kıssadan hisse..

Issız adam olma yolunda

04. Kasım 2009 • Kategori: Genel • Yorum: 3

İlk ciddi yemeğimi Begüm ile yaptım. Sözde bana yalnızca patlıcanları dilimleyecekti. 5 Patlıcan 10 dakikada dilimlenince anladım ki bıçak tutmayı yeni yeni öğreniyor. Hoş ben de bu işte yeniydim ama sucuk keserken bıçak tutmaya iyiden iyiye alışmıştım. Issız adam gibi ustaca bıçak kullanamasam da Begüm’den iyi olduğum kesin… Kırılmasın diye bıçağı elinden almadım ama hala iyi yemek yapabildiğini sanmasına engel olmak için bir şeyler yapmalıyım.

Geçen gün arkadaş, patlıcan yemeğinin nasıl yapılacağını anlatmıştı ben de Begüm’e patlıcan yemeği yapmaya karar verdim. Patlıcanları bölerek bana yardım edeceğini söyledi ve kıramadım. :)

Yemek bittiğinde, içine koyduğum 4 tane biberin de acı olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Biberler sayesinde yemekte gayet tabi acı olmuştu. Her lokmadan sonra içilen fanta bile bu acı etkiyi gideremedi..

İlk denememde gayet güzel bir yemek ortaya çıktı. Tek kötü yanı acı olmasıydı ama herkes aç olunca acı olması pek önemsenmedi. ( bu da benim şansım olsa gerek… )